Kendimizi Kendimizde Hatırlamak
Bülten No.25
Herkese merhaba,
Bugün 21 Haziran, bilimsel olarak yazın başlangıcı ve yılın en uzun günü. Yaz günleri, karanlık, ağır ve kasvetli kış aylarına göre benim için hafif, umutlu, üretken, hatırlanmaya değer geçiyor. Her haziran yaşam sanki gerçek seyrine dönüyor. Güneş daha çok ısıtıyor, deniz daha mavi, renkler daha canlı, sesler doğanın ritminde ve her şey aynı anda bir parçamı çekip almaya çalışmıyor. Kışları sürekli şarja takılı bir telefon gibi hissediyorum. Çünkü yaşam hızla ve kesintisizce akmak zorunda büyük kentlerde. Beklemek bir lüks, durmak bir hata gibi görülüyor. Sosyal medya üzerindeki iletişim platformlarında ya da sadece büyük bölümünü aslında hiç okumadığımız WhatsApp gruplarında bile hiç bitmeyen o dikey akışta kaybolmanız an meselesi: Mesajlar, videolar, haberler ya da sadece eğlencelik içerikler. Bir süre için bile kulaklarımızı dışarı tıkar ve gözlerimizi içimize çevirirsek “kaçırdıklarımızla” cezalandırılıyoruz. Zaman içinde, oraya buraya dağılmış yüzlerce, belki de binlerce farklı bilgiyi takip etmemiz gerektiğine inanmaya başlıyoruz. Buna İkinci Gökyüzü’nün 6. bölümünde değinmiştim. Son yıllarda artık bu akışı sadece takip etmemiz yeterli değil, onu aktarmamız ve başkalarıyla paylaşmamız da gerekiyor. Niteliğin yerine niceliğin, derinliğin değil hızın kabul gördüğü bir bilgi borsasının her an tam ortasındayız.
Bu gerçekten çok yorucu ve dinlenmeye izin vermeyen bir senaryo. Bizi hayatta tutan şeylerin en önemlilerinden birinin kısa yorgunluklar olduğunu görmezden geliyoruz. Bilim insanları da bu konuda insan zihninin tıpkı bedeni gibi çalıştığını kanıtlıyor. Yine de bedenimiz bunu hatırlatıyor; örneğin yüz metreyi on saniyenin altında koşmanın mümkün olduğunu biliyoruz, fakat kırk kilometrelik bir maratonu aynı tempoyla koşmamız imkânsız.
İşte yaz ayları bu körlüğü kırmamı sağlıyor her defasında. Zihnimde ve bedenimdeki alarmları susturmaya çalışıyorum. İnsanlardan uzaklaşıp doğayla bütünleşmeyi deniyorum. Bunu yapmayı bir doğa kırıntısı (örneğin evimin yakınındaki tek banklık park ya da dizel motorların istilası altındaki beton bir sahil) bulsam bile deniyorum. Eskilerin neden “çok muhabbet tez ayrılık getirir,” dediğini şimdi biraz daha iyi anlıyorum; çok insan az insanmış gerçekten. Önceleri bunun sadece aşk ilişkileri üzerine olduğunu sanıyordum.
Hepimiz için öğrenecek çok şey var. İnsanın yapamadığını bir mevsimin yapabilmesi işte bu yüzden bana çok şefkatli geliyor. Yaz bize kendimizi fısıldayarak hatırlatıyor.
Lafı daha fazla uzatmadan biraz da bu bölümün yayınlarından bahsedip yazıyı bitireceğim.
İkinci Gökyüzü’nün yeni bölümü seçimlerimize ve taraf olma kavramına odaklanıyor. Bu benim bir sonuca varmadığım için gurur duyduğum bir bölüm oldu; böylece sorunun doğasıyla ve kendimle çelişmedim. Hatta tam da bu hâliyle pek çok yeni soruya zemin hazırladığını gelen yorumlardan anlıyorum. O yorumların yeni diyaloglara ve diyalogların da yeni sorulara dönüşmesinden mutluyum. Aynı zamanda benim için bunların her biri İkinci Gökyüzü’nün potansiyel bir yeni bölümü.
Okuma Biçimleri ise açık havada düşünmenin ve yorumlamanın insan doğasıyla ne kadar örtüştüğünü hatırlamamı sağladı. Kitaplar hakkında konuşmayı, tıpkı sanat eserleri ya da doğrudan sanat ve kültür kavramları üzerine konuşmak kadar seviyorum. Ancak kitapları yorumlamanın şaşırtıcı derecede iyileştirici bir etkisi olduğunu bu podcast ile fark ediyorum. “Görmek ve Fark Etmek” denemeler üzerinden bunu bana daha çok hissettirdi.
İnsanın konuşarak düşünen ama düşünerek konuşması gereken bir varlık olduğunu hep savundum. Bugün bu fikrin daha da arkasındayım. Eğer ses kaydı o zaman icat edilseydi bence Sokrates mutlaka bir podcast yayıncısı olurdu!
Bu 21 Haziran’da, yaz mevsiminin hepimize kendimizi getirmesini ve bugünün hayatımızın umutsuzluk anlarında bile sığınabileceğimiz kadar güzel bir gün olmasını dilerim.
Sonraki bültende buluşmak üzere,
Sinan
Podcast
İkinci Gökyüzü #9
Mutlaka Bir Taraf Seçmek Zorunda Mıyız?
Her sabah sosyal medya akışımıza bakarken başlayan ve gün boyu devam eden o görünmez baskıyla kaç kez yüzleşiyoruz? Modern dünyada bağımsız bir zihin olarak kalmaya çalışırken, farkında olmadan elitist kibirler ile her şeyi olumlayan sahte bir iyimserlik panayırı arasında mı savruluyoruz? Yoksa kendi renklerimizi savunmak yerine, konforlu bir aidiyet uğruna o keskin hatları olmayan bağımsız gri alanı tamamen feda mı ediyoruz?
Bu bölümde, bizi sürekli bir taraf seçmeye zorlayan o hırçın toplumsal akıntıya karşı durup, zihnimizin sesini dinlemeye çalışıyoruz. Bourdieu’nün hiyerarşik beğeni yargılarından futbol tribünlerinin paramiliter kitle psikolojisine, Muzaffer Şerif’in kutuplaşmayı özetleyen tarihsel deneylerinden dijital dünyanın onay bağımlılığına ve toksik pozitiflik sığınağına uzanan geniş bir perspektifte yürüyoruz. Kültür endüstrisinin, kliklerin ve makro politikaların bizi sıkıştırdığı o acımasız ikilemleri incelerken; taraf tutma zorunluluğunun ortasında şüphe duymaktan vazgeçmeyen bağımsız, sorgulayıcı bir boşluğu nasıl yaratabileceğimizi tartışıyoruz.
Okuma Biçimleri #2
Görmek ve Fark Etmek
Okuma Biçimleri’nin ikinci bölümünde Alain De Botton’un gündelik yaşamın sıradanlığı içinde fark edebileceğimiz detaylara odaklandığı Görmek ve Fark Etmek kitabı üzerine konuşuyorum.
De Botton’un denemeleri üzerinden modern şehir hayatının monoton ritminden tüketim kültürünün göz alıcı vitrinlerine, kentlerin psikolojimiz üzerindeki etkisinden seyahatlerin ruhumuza işleyen beklentilerine kadar geniş bir perspektiften, modern yaşamın kendi alışkanlıklarıyla deşifre olan algı dünyamızdaki güç dengelerini inceliyorum.
Yorum, görüş ve sorularınız için noeplatform@gmail.com
Takip edin Web | Instagram | Spotify

