Yavaşlamanın arşivi
Bülten No.22
Herkese merhaba,
Bir süre önce, bir sanatçı arkadaşımla, kentin işlek semtlerinden birinde sabah saatlerinde buluştuk. İki gün önce yağan yağmurlar bitse de hava hâlâ biraz serindi. Her yıl bu zamanlarda aklıma gelen, lise yıllarımın bahar havasına kavuşmamıza az zaman kaldığını hissediyordum. Ana caddeye yakın bir cafenin arka bahçesine oturduk. Kent uğultusunun içeri sızmakta zorlandığı bir yerdi burası. İstanbul’un griliği, bulutlardan kurtulan güneş ışınları, ara ara duyabildiğimiz kuş sesleri ve bazı sandalyelerin üzerine kıvrılıp uyumuş kedilerin huzuruyla kısa süreliğine dahi olsa kırılmıştı.
Yoğun günlerden kalan bir alışkanlıkla güne kahve ve sandviçle başlayacaktım. Arkadaşım ise sadece bir kahve almıştı ve benim kadar telaşlı olmadığı yüzünden okunuyordu. Sanki aynı anın içinde olsak da onun zamanı benimkinden uzundu ve bunun keyfini çıkartıyordu. Kahvesini yavaşça yudumluyor, cümlelerini sakince kuruyordu. Bunu fark ettiğimde kendimi sorguladım. Bitmeyen işlerin ortasında, her gün neyi tamamlamayı, nereye ulaşmayı bekliyordum? Bir işin daha aradan çıkması beni gerçekten rahatlatacak mıydı, yoksa sadece yeni ve “acil” bir başka iş için bir yer mi açacaktı? Bunları düşünürken ne kahveme ne de sandviçime dokunmadığımı fark ettim. Çünkü sabahki açlık hissi bile büyük ihtimalle bir alışkanlıktı; tıpkı her an ihtiyacım olmasa da çantamda sürekli bir sürü şeyi taşımam gibi. Sonra kentin uğultusunu yeniden fark ettim; yalnız olmadığımı. Yalnız olmamak. Hem rahatlatıcı hem de korkunç. Bu kentte yaşayan, sokaklardaki, aynı şeyin içine çekilmiş, milyonlarca insandan biriydim. Her an ulaşılabilir olmak, her mesaja vakit “kaybetmeden” cevap vermek, hiçbir aramayı kaçırmamak, her an her şey için hazır olmaya çalışmak… Zihnimiz bedenlerimizi kandırıyordu.
Tüm bunlar saniyeler içinde oldu.
Yüzümdeki ifadeyi gördüğünde yaşadığım şeyi anlamıştı. Bir şeyleri açığa çıkarmak istercesine kahvemi soğuttuğumu söyledi bana. Lafı uzatmadan o birkaç saniyede aklımdan geçenleri anlattım. Coğrafyadan, kentlerden, giderek daralan kişisel alanlarımızdan ve dünyanın çığrından çıkmışlığından bahsettik. Daha önceleri çok kez sorguladığım şeyleri bir süredir hiç düşünmediğimi fark etmek çok garipti. Bize iyi gelen şey -her ne kadar o bazı şeyleri çoktan çözmüş olsa da- yükü paylaşmak ve dertleşmekti. Kitaplardan, seslerden, sergilerden, geleceğe dair hayallerden konuşmaktı. Zihinlerimiz demini aldıktan sonra ayrıldık ve güne devam ettik.
Sokağa döndüğümde aklımdaki alarmlar hep bir ağızdan çalmaya başladı. Telefonumda okunmayı bekleyen mesajlar ve e-postalar, geri dönüş yapmam gereken aramalar vardı. Ayrıca sabah evden çıkmadan hazırladığım yapılacaklar listesindeki hiçbir işin üzeri çizilmemişti. Derin bir nefes aldım. Tüm olası pişmanlıkları bir kenara bırakarak, her şeyi bir süre ertelemeye ve eve yürümeye karar verdim. Eskiden yaptığım gibi, çevremde olanları inceleyerek, adımlarıma, alıp verdiğim nefese, seslere ve ışığa dikkat ederek bir saat boyunca yürüdüm.
Eve döndüğümde lise yıllarımda yazdığım ve zaman içinde dijital arşivime kaydettiğim şeyleri yeniden okumaya başladım. Her yıl baharla birlikte okulun arka bahçesine bakan amfisindeki derslerde hep pencere kenarındaki bir sıraya oturur, daha ders başlamadan pencereden ışıltılar içindeki Boğaz’ı ve geçen gemileri izlerdim. Bu izleme huyu sonrasında da devam etti. Üniversite yıllarının başında Cihangir’in, Kabataş’ı yukarıdan gören bir arka sokağındaki, sokak aydınlatmasının yanında duran küçük ahşap bankın varlığını keşfettim. O bank, yıllar içinde değişen manzarayı kimi zaman sulu boyayla, kimi zaman ise mürekkeple kaydettiğim ya da bazılarını zaman içinde bir şekilde kaybettiğim birkaç deftere yazdıklarımın ortaya çıktığı yer oldu. Kimi zaman da Moda’da, tarihi iskelenin yakınlarında bir başka bankta vakit geçirirdim. Bununla birlikte bazı parklarda sadece kitap okumak ya da müzik dinlemek için kullandığım, farklı manzaralara sahip farklı banklar da vardı. O zaman yazdıklarıma, çizdiklerime ya da kaydettiğim seslere geri döndükçe yavaşlamaya ihtiyaç duyduğumu daha iyi anladım.
Belki de insan gerçekten bir köpeğe benziyor. Dünyayı anlamaya çalışırken zamanın önünde, yaşamla uyumlanırken onun yanında ve kendini yeniden keşfederken ardında yürüyor.
Sonraki bültende buluşmak üzere,
Sinan
Öneri
Ambient 1: Music for Airports, Brian Eno (1979)
Brian Eno tarafından 1978’de kaydedilen ve 1979’da yayınlanan “Ambient 1: Music for Airports” albümü, ambient müzik türünün temel eserlerinden biridir. Dört parçadan oluşan albüm, farklı uzunluklardaki bant döngülerinin üst üste bindirilmesiyle oluşturulmuş. Eno’nun amacı, havaalanlarının gergin ve anonim atmosferini yumuşatmak, müziği bir “arka plan” olmaktan çıkarıp mekânın ruhunu dönüştürmekti. Bu yaklaşım, müziği “hem fark edilebilir hem de göz ardı edilebilir” bir deneyim olarak tanımlayan “ambient” türünün temelindeki fikri yansıtır.
Tekrarlayan ama tam anlamıyla aynı olmayan döngüler çizgisel ilerleme hissini kırar; tıpkı bir rüyada olduğu gibi dinleyiciyi bir sona ulaştırmaz ama uzun bir şimdiki zamanda tutar. Bu anlamda “Music for Airports”, modern yaşamın hızına karşı, onun en önemli mekânlarından biri olan havaalanlarını odağına alarak zamanı yavaşlatmayı dener. Aynı anda hem durağan hem de akışkan olan bu yapı, dinleyiciden özel bir dikkat istemez. Tam tersine, tekrarlar ve uzun geçişlerle onu gevşetir ve düşünmek, hissetmek, duyumsamak için bir boşluk açar. Eno bu albümü aslında havaalanlarında duyduğu yapay ve tekdüze “Muzak” müziğine alternatif olarak bestelemiştir. Böylece albüm, modern toplumun akışkanlığına, hızına ve uçuculuğuna doğrudan bir eleştiri olarak kabul edilebilir.
Podcast
İkinci Gökyüzü #6
Yavaşlamak Bizi Neden Korkutuyor?
Yavaşlamak neden bir rahatlama değil de bir tehdit gibi hissedilir? Durmak, beklemek ve hiçbir şey yapmamak neden içimizde huzur yerine huzursuzluk yaratır? Sürekli hızlanan bir dünyada, yavaşladığımız anlarda gerçekten geride mi kalıyoruz, yoksa ilk kez kendimize mi yaklaşıyoruz?
Bu bölümde, yavaşlık kavramını insanlık tarihinden çağdaş yaşama, sanat tarihinden dijital kültüre uzanan geniş bir perspektifte ele alıyoruz. Beklemenin evrimsel kökenlerinden Edward Hopper’ın resimlerine, müze deneyimlerinden sosyal medyanın hız dayatmasına kadar uzanan bu düşünce yolculuğunda, yavaşlığın yalnızca bir tempo meselesi değil, aynı zamanda psikolojik, kültürel ve varoluşsal bir mesele olduğunu birlikte sorguluyoruz.
Sanat Dedikleri Tuhaf Şey #76
Çağdaş Sanat ve Küratörlük Üzerine
Sanat Dedikleri Tuhaf Şey'in bu bölümünde Beral Madra ile Türkiye'de ve dünyada çağdaş sanatın son 40 yıllık seyrini, küratörlüğü, sanatçıları, kültür-sanat emekçilerini, bienalleri, sanat fuarlarını ve sanat piyasasını kendi tecrübeleri üzerinden konuştuk.
Yorum, görüş ve sorularınız için noeplatform@gmail.com
Takip edin Web | Instagram | Spotify


